Etik ihlal incelemeleri, her aşamasında sağlıklı ve usulüne uygun yürütülmesi kritik önem taşıyan süreçlerdir. Bu incelemelerde hem iddianın bilimsel esası hem de sürecin yürütülüş usulü sonucu doğrudan etkilemektedir. Bu yönüyle etik ihlal iddiaları, hem esasa hem usule ilişkin teknik ve hukuki bir değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Zira verilecek karar yalnızca bir disiplin cezasıyla kalmayıp verilmiş unvan ve derecelerin geri alınmasına, devam eden başvuruların iptaline ve koşulları oluştuğunda cezai ve mali sorumluluğa kadar uzanan sonuçlar doğurabilmektedir.
Bilimsel araştırma ve yayın etiğine aykırı eylemler mevzuatta ayrı ayrı tanımlanmış olup her biri farklı bir fiili karşılamaktadır. Bir eyleme yanlış tür atfedilmesi, yürütülen sürecin baştan hatalı bir zemine oturmasına yol açabildiğinden bu ayrımların doğru yapılması büyük önem taşımaktadır. En sık karşılaşılan etik ihlal türleri şunlardır:
Bu türlerin yanı sıra mevzuat; henüz sunulmamış veya kabul edilmemiş bir tez ya da çalışmanın sahibinin izni olmadan kaynak olarak kullanılması, destek alınan kişi ve kuruluşların katkılarının belirtilmemesi, incelemek üzere görevlendirilen bir eserdeki bilgilerin izinsiz paylaşılması, elde edilen verilerin gizliliğine riayet edilmemesi ve dayanaksız biçimde etik ihlal isnadında bulunulması gibi başka birçok eylemi de etik ihlal kapsamında saymaktadır. Bir eylemin bu türlerden hangisine girdiği, hatta gerçekten bir ihlal oluşturup oluşturmadığı çoğu zaman uzmanlık gerektiren ayrı bir değerlendirmenin konusudur.
Bir eylemin etik ihlal oluşturduğunun belirlenmesi, çoğu zaman sanıldığı gibi tek bir sonuca bağlanmamaktadır. Aynı fiil; kişinin bağlı olduğu kurum tarafından yürütülen idari süreç, koşulları oluştuğunda gündeme gelen cezai sorumluluk ve eseri kullanılan kişinin başvurabileceği tazminat yolları bakımından birbirinden bağımsız biçimde değerlendirilebilmektedir. Bu sonuçlar farklı mercilerce, farklı usullerle ve farklı zamanaşımı süreleriyle işlediğinden, sürecin her bir boyutunun ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir. Aşağıda bu boyutlar sırasıyla açıklanmaktadır.
Etik ihlal iddialarının ilk ve en doğrudan sonucu idari nitelik taşımaktadır. Bu boyutta uygulanacak kuralların kaynağı bakımından belirli bir sıra düzeni bulunmaktadır: temelde 2547 sayılı Kanun, bu Kanunun uygulanmasını gösteren Yükseköğretim Kurumları Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Yönergesi ve üniversitelerin kendi yönergeleri yer almaktadır. Üniversite yönergeleri yalnızca üst düzenlemelerin bıraktığı boşlukları doldurabilir; bir hakkı daraltacak veya kanunda öngörülmeyen bir sonuç doğuracak biçimde uygulanamaz. Bu sıra düzeninin gözetilmemesi, tesis edilen işlemi başlı başına sakatlayabilmektedir.
İdari boyutun kendi içinde birbirinden ayrılması gereken iki farklı sonucu vardır. Bunlardan ilki, kişinin statüsüne bağlı olarak uygulanan disiplin cezası (idari ceza); ikincisi ise unvanın geri alınması veya başvurunun iptali gibi idari tedbirlerdir. Bu ayrım önemlidir; zira disiplin cezası ancak kanunda açıkça öngörülen hâllerde verilebilirken, idari tedbirler kurumların kendi mevzuatına dayanarak da uygulanabilmektedir. Öte yandan Üniversitelerarası Kurul ve TÜBİTAK gibi kurumların bu alandaki yetkileri sınırlıdır; bu kurumlar yalnızca kendi görev alanlarına giren süreçler bakımından değerlendirme yapıp tespitte bulunur, sonucu ilgili kuruma bildirir; asıl idari sonuç ise kişinin bağlı olduğu kurum eliyle doğar.
Akademik personele etik ihlal nedeniyle verilebilecek disiplin cezaları münhasıran 2547 sayılı Kanunda düzenlenmiştir. Bir eylem yalnızca yönergelerde etik ihlal olarak tanımlanmış olması sebebiyle disiplin cezasına konu edilemez; cezanın uygulanabilmesi için fiilin kanunda karşılığını bulan bir düzenlemeye dayanması gerekmektedir. Kanunda doğrudan ya da kapsamı itibarıyla karşılığı bulunmayan bir fiile disiplin cezası verilmesi kanunilik ilkesine aykırılık oluşturmakta ve işlemi sakatlamaktadır. Bir fiilin kanundaki hangi hükme karşılık geldiği ve buna göre hangi cezanın gündeme geleceği ise çoğu zaman teknik bir değerlendirmeyi gerektirmektedir.
Etik ihlal iddialarının kendine özgü bir ön aşaması bulunmaktadır. Etik ihlaller teknik nitelikli konular olduğundan, bu iddiaların öncelikle alanında uzman bir etik kurul tarafından incelenmesi zorunludur. Bu inceleme yapılmadan doğrudan disiplin süreci işletilmesi mümkün değildir; sıranın atlanması, sonuçta tesis edilen işlemi esasa ilişkin herhangi bir değerlendirmeye gerek kalmaksızın sakatlayan bir usul eksikliğidir. Etik kurulun incelemesi sonucunda ulaştığı sonuç nihai bir ceza kararı olmayıp inceleme raporu niteliğindedir; bu rapor, ortada disiplin sürecini gerektirir bir durum bulunup bulunmadığının değerlendirilmesine esas teşkil etmekte, asıl işlem ise yetkili makam tarafından tesis edilmektedir.
İncelemede görüşüne başvurulan bilirkişinin tarafsızlığı da sürecin geçerliliğini doğrudan etkilemektedir. Mevzuat; hakkında iddia bulunan kişinin lisansüstü tez danışmanlarını ve doçentlik jürilerinde görev almış öğretim üyelerini, kendi üniversitesindeki öğretim üyelerini, eşini ve üçüncü dereceye kadar hısımlarını ve kendisiyle husumeti bulunan kişileri bilirkişi olarak görevlendirilemeyecek kişiler arasında saymıştır. Bu yasağa aykırı biçimde alınan bir bilirkişi görüşüne dayanılması tek başına iptal sebebi oluşturabilmektedir.
Savunma hakkı bakımından, hakkında inceleme başlatılan kişiden iddialara ilişkin yazılı savunması istenmekte; ilgili kişi, savunmasını hazırlayabilmek için iddiaları içeren evrakın bir örneğini talep etme hakkına sahiptir. Bu örnek verilmeden ya da savunma gereği gibi alınmadan tesis edilen işlem, savunma hakkının kullanılmasını engellediğinden sakatlanabilmektedir. Savunma hakkı anayasal güvence altında olduğundan, bu hakkın kapsamını dar yorumlayan veya sınırlandıran uygulamalar hukuka aykırılık tartışmasını beraberinde getirmektedir.
İncelemesi tamamlanıp karara bağlanan bir konuda, aynı iddialarla ve yeni bir kanıt gösterilmedikçe yeniden inceleme yapılamamaktadır. Bu kural, kişinin aynı isnat nedeniyle süresiz biçimde yeni incelemelere maruz kalmasını önleyen bir güvencedir.
Zamanaşımı bakımından 2547 sayılı Kanunda süreler, ihlalin gerektirdiği cezanın ağırlığına göre iki grupta belirlenmiştir. İntihal, üniversite öğretim mesleğinden çıkarmayı gerektiren bir ihlal olduğu için; intihal fiilinin öğrenilmesinden itibaren altı ay içinde soruşturmaya başlanması ve fiilin işlenmesinden itibaren altı yıl içinde ceza verilmesi gerekmektedir. Sahtecilik, çarpıtma, tekrar yayım, dilimleme, haksız yazarlık ve yanıltıcı beyan başta olmak üzere intihal dışında kalan tüm etik ihlallerde ise fiilinin öğrenilmesinden itibaren bir ay içinde başlanması ve fiilin işlenmesinden itibaren iki yıl içinde ceza verilmesi gerekmektedir. Soruşturmaya başlama zamanaşımı süresi içinde soruşturmaya başlanmaması hâlinde soruşturma açılamamakta ve ceza verme süresi geçtikten sonra ise disiplin cezası verilememektedir.
Zamanaşımı konusunda gözden kaçırılmaması gereken kritik bir husus daha vardır: Bilimsel bir eserin akademik atama ve terfilerde kullanılması ya da kısmen veya tamamen yeniden yayımlanması hâlinde yukarıdaki süreler yeniden işlemeye başlamaktadır. Bu nedenle zamanaşaımı sürelerinden önce yayımlandığı için disiplin işlemi uygulanamayacağı düşünülen bir eser dahi, sonradan kullanılması veya yeniden yayımlanması hâlinde disiplin sorumluluğu doğurabilmektedir.
Bunun dışında, disiplin cezasının yargı kararıyla iptal edilmesi hâlinde, kararın idareye ulaştığı tarihten itibaren kalan disiplin ceza zamanaşımı süresi içerisinde, zamanaşımı süresinin dolması veya üç aydan daha az süre kalması hâlinde en geç üç ay içerisinde karar gerekçesi dikkate alınarak yeniden disiplin cezası tesis edilebilmektedir.
İdari boyutun disiplin cezasından ayrılan ikinci sonucu idari tedbirlerdir. Bu tedbirlerin başında, etik ihlale konu eserle elde edilmiş bir unvan veya derecenin geri alınması, devam eden bir başvurunun iptali ve belirli bir süre yeniden başvuru yapılamaması, etik ihlalde bulunan kişinin üniversitede idari görev alamaması, belirli süre boyunca teşvik alamaması gibi bazı kurumlar tarafından münhasıran uygulanan tedbirler gelmektedir. İdari tedbirler, niteliği itibarıyla disiplin cezasından farklı bir zeminde durmakta; uygulamada kurumlar bu tedbirleri çoğu zaman kendi mevzuatlarına dayanarak tesis etmektedir. Bununla birlikte, hak sınırlayıcı bir tedbirin hangi ölçüde salt kurum düzenlemesine dayanabileceği ve kanuni dayanak gerektirip gerektirmediği tartışmaya açık bir konu olup her olayın kendi koşulları içinde değerlendirilmesini gerektirmektedir.
İdari tedbir bakımından belirleyici olan, ihlalin hangi süreçte ortaya çıktığı ve ilgili unvan ya da derecenin hangi merci tarafından verildiğidir. Bir unvan veya dereceyi vermeye yetkili merci, onu geri almaya da yetkilidir. Buna göre doçentlik sürecine ilişkin bir ihlalde sonuç Üniversitelerarası Kurul eliyle doğarken, doktora veya profesörlük gibi üniversite bünyesinde kazanılmış bir derecede geri alma işlemi ilgili üniversite tarafından yapılmaktadır. TÜBİTAK ise yalnızca kendi destek ve proje süreçleri bakımından kendi mevzuatı çerçevesinde tedbir uygulamaktadır.
Bu tedbirlerin en önemli özelliği, tek bir işlemle sınırlı kalmamasıdır. Bir etik ihlal tespit edildiğinde durum, başta Yükseköğretim Kurulu olmak üzere ilgili tüm kurumlara bildirilmekte; tespit, kişinin sahip olduğu diğer unvan ve dereceler ile devam eden başvuruları bakımından da ayrıca değerlendirmeye alınabilmektedir. Bu nedenle tek bir eserle ilgili verilen bir karar, kişinin akademik geçmişinin farklı noktalarında sonuç doğurabilecek bir sürecin başlangıcı olabilmektedir. Ayrıca etik ihlalden zarar gören veya hakları olumsuz etkilenen kişi ve kuruluşların duruma rıza göstermesi, ilgili hakkında idari tedbir uygulanmasını ortadan kaldırmamaktadır.
Etik ihlallerin bir kısmı, idari sonuçların yanı sıra cezai sorumluluk da doğurabilmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, bir etik ihlal türü ile belirli bir suç arasında sabit ve önceden belirlenmiş bir karşılık bulunmamasıdır. Aynı adı taşıyan bir ihlal; somut olaydaki işleniş biçimine, meydana getirdiği zarara ve failin durumuna göre bazen birbirinden çok farklı tipik suç fiillerine karşılık gelebilmekte iken kimi hâllerde ise hiçbir suç oluşturmamaktadır. Bu nedenle cezai boyut; ihlalin adından değil, somut olayda gerçekleşen maddi fiilden hareketle değerlendirilmektedir.
Bu değerlendirme, ihlalin niteliğine göre farklı kanunları gündeme getirmektedir. Başka birinin eserinin izinsiz kullanıldığı hâllerde Fikir ve Sanat Eserleri Kanununda düzenlenen suçlar; bir buluş veya patent hakkının söz konusu olduğu hâllerde Sınai Mülkiyet Kanunu; verilerin çarpıtılması veya gerçeğe aykırı bilgi üretilmesi yoluyla bir kişinin, kurumun ya da kamunun zarara uğratıldığı hâllerde ise Türk Ceza Kanununda yer alan belgede sahtecilik, dolandırıcılık ya da halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma gibi suçlar gündeme gelebilmektedir. Aynı eylem, işleniş biçimine göre birden fazla suçu da oluşturabilir; örneğin bir başkasının çalışmasının ele geçirilme biçimi, duruma göre ayrıca hırsızlık suçunu da meydana getirebilmektedir.
Suçların takibi bakımından da tek bir kural bulunmamaktadır. Fikir ve Sanat Eserleri Kanununda düzenlenen suçların önemli bir kısmı şikâyete bağlı olup şikâyet hakkı kural olarak eser sahibine aittir; buna karşılık kamu düzenini ilgilendiren kimi suçlar şikâyet aranmaksızın resen soruşturulmaktadır. Şikâyete bağlı suçlarda ise sürecin işleyebilmesi, hakkı ihlal edilen kişinin durumu öğrenmesine ve süresi içinde şikâyette bulunmasına bağlıdır.
Öğretim elemanları bakımından ayrıca özel bir usul bulunmaktadır. Kanunda sayılan istisnai suçlar hariç olmak üzere, görevi sebebiyle işlendiği ileri sürülen bir suçta soruşturma doğrudan başlatılamamakta; 2547 sayılı Kanunda öngörülen soruşturma izni usulünün işletilmesi gerekmektedir. Vakıf yükseköğretim kurumlarında görev yapanlar bakımından uygulamada, rektör ve rektör yardımcıları hariç olmak üzere, genel hükümlere göre hareket edildiği görülmektedir. Cezai sorumluluğun tabi olduğu zamanaşımı da ihlalin karşılık geldiği suça göre değiştiğinden, her olayın kendi koşulları içinde ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.
Etik ihlaller, idari ve cezai sonuçların yanı sıra özel hukuk bakımından da sorumluluk doğurabilmektedir. Bu boyut iki yönlüdür. Bir yandan eseri ya da hakkı izinsiz kullanılan kişi bakımından maddi ve manevi tazminat talep etme imkânı doğmakta; diğer yandan hakkında ihlal iddiası bulunan kişi, idari ve cezai süreçlerden bağımsız olarak ayrıca bir tazminat davasıyla karşılaşabilmektedir. Bu nedenle tazminat boyutu her iki taraf bakımından da ayrı bir değerlendirmeyi gerektirmektedir.
Bu boyutta talep edilebilecek haklar, ihlalin türüne göre farklılaşmaktadır. Eseri izinsiz kullanılan kişi bakımından Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, mali haklara yönelik bir koruma öngörmektedir; hak sahibi, sözleşme yapılmış olsaydı isteyebileceği bedelin ya da tespit edilecek rayiç bedelin en çok üç katı tutarında bir ödeme talep edebileceği gibi, koşullarına göre maddi tazminat ile ihlal edenin bu yüzden elde ettiği kârın devrini de isteyebilmektedir. Buna karşılık esere aktif katkısı bulunduğu hâlde adı eserden çıkarılan ya da yazar sıralamasında hakkı ihlal edilen kişi bakımından ise öncelikle bir manevi hak ihlali söz konusu olmakta; bu kişi, eser sahibi olarak adının belirtilmesi hakkının ihlali nedeniyle manevi tazminat talep edebilmektedir. Tüm bu taleplerin hangi koşulda, hangi dayanakla ve hangilerinin bir arada ileri sürülebileceği teknik bir değerlendirme gerektirmekte; ihlalin bir eser değil de bir buluş veya patent hakkına ilişkin olduğu hâllerde ise benzer talepler Sınai Mülkiyet Kanunu çerçevesinde gündeme gelmektedir.
Bu boyutta uygulamada çoğu zaman gözden kaçan kritik bir sorun bulunmaktadır. Bir üniversite etik ihlalin varlığını tespit ettiğinde, aslında başka bir kişinin eseri ya da eser üzerindeki hakkının ihlal edildiğini de ortaya koymaktadır. Ne var ki bu tespit çoğu zaman hakkı ihlal edilen kişiye bildirilmemekte; kişi, kendi hakkı üzerinde gerçekleşmiş bir ihlalden habersiz kalabilmektedir. Oysa bu durumda talep edilebilecek hakların bağlı olduğu süreler talebin türüne göre birbirinden farklıdır; kimi talepler öğrenmeye bağlı daha kısa bir süreye tabiyken, kimi talepler daha uzun süreler içinde ileri sürülebilmekte, süregelen bir ihlalde ise bu süreler bakımından ayrı bir değerlendirme gerekmektedir. Bu nedenle geçmişte kaldığı ve zamanaşımına uğradığı düşünülen bir hak dahi, koşulları oluştuğunda hâlâ ileri sürülebilir durumda olabilmektedir.
Tazminat davası, idari ve cezai süreçlerden hukuken bağımsız olup bu süreçlerin sonucuna bağlı değildir; her biri ayrı usullere ve ayrı zamanaşımı sürelerine tabidir. Bununla birlikte bu süreçler birbirinden tümüyle kopuk da değildir. Gerek etik kurul incelemesi, disiplin soruşturması ve idari yargı, gerekse ceza yargılaması sonucunda bir fiilin gerçekleştiğine ve hukuka aykırı olduğuna dair yapılan maddi tespitler, tazminat davasında haksız fiilin varlığı bakımından güçlü bir dayanak oluşturmaktadır. Buna karşılık kusurun değerlendirilmesi ve zararın belirlenmesi hukuk hâkiminin kendi takdirindedir. Bu nedenle; idari ve cezai süreçler sonucunda verilen kararlar, kararın gerekçesine bağlı olarak, tek başına tazminat sorumluluğunu ortadan kaldırmayabilir. Süreçlerin bu şekilde iç içe geçmesi, tazminat boyutunun idari ve cezai boyutlarla birlikte ve bütünlüklü biçimde değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Etik ihlal iddiaları; unvanınızı, akademik geçmişinizi ve haklarınızı doğrudan etkileyen çok yönlü süreçlerdir. İster hakkınızdaki bir iddiaya karşı savunma yapıyor ister haklarınızın korunmasını istiyor olun, sürecin doğru değerlendirilmesi ve izlenecek yolun belirlenmesi için bizimle iletişime geçerek ön değerlendirme talep edebilirsiniz.